Çocuk bembeyaz bir kâğıt gibi dünyaya gelir. Bu kâğıda yazılacak yazılar, ebeveyne aittir. Hakla batılı ayıramaz. Ebeveyni de aynı şekilde yaşıyorsa, çocuğun ismi Müslüman, hayatı başka türlü bir insan yetişiyor demektir. Her çocuk cennetlik olarak dünyaya gelir. Çocuğun hayatı bir denklemdir. Akrabalar, komşular, arkadaşlar, basın ve yayın gibi daha pek çok şey çocuğa kötü şeyler söyleyebilir. Yalnız anne ve baba çocuğa her zaman iyiyi ve doğruyu gösterebilir.
Çocuk, sadece kulağından değil gözünden de terbiye olur. Yani duyduğunu değil, gördüğünü yapar. Yıllar önce çocuk terbiyesiyle ilgili bir kitap neşretmiştim. Onu alanlardan birisi dedi ki: "Bunu oğluma vereyim de okusun." Halbuki biz o kitabı ebeveynler için hazırlamıştık!
Bazı ağaçları aşılayarak daha iyi meyve vermesi sağlanır. Çocuklarımız bir fidandır. Onlara dünya nizamının en iyi dalını aşılamak lazım. Aşı tutmazsa, fidan yerinde duruyor, tekrar aşılanabilir. Aşının tutmamasının sebebi, çiftçinin hatasıdır.
Öyle ebeveyn de var ki, bahçede kavak büyüyor, evde çocuk büyüyor... Çocuğun yetişmesi için her şeyden önce anne-baba yetişmiş olacak. Çocuğunun iyi olmasını isteyen ana-babanın önce kendisi iyi olacak.
Mukayeselerle, kainattan misallerle çocuklarımıza Allah'ı anlatabiliriz. Çocukla hoşlanacağı ortamda bir arkadaş yakınlığında sohbet edilebilir. Hem o günü hem de anlattıklarınızı bir daha unutamaz... Mesela çocuğumuzla birlikte dolaşırken neler konuşabiliriz?...
Binlerce çeşit bitki ve hayvanı kim yaratmakta, büyütmekte ve beslemektedir? Her birine kendine has elbiseler giydirmekte, onun yiyeceği gıdaları hazırlamakta ve her cinse ait bir yaşama şekli vermektedir? Salyangozun elbisesi ile kurbağanınki arasındaki farkı, atın yiyeceği ile kurdun yiyeceğini düşününüz. Ördeklerle, tavukların yaşama tarzları başkadır. Papatyalarla, çınarları ve diğer meyveleri hayal ediniz. "Biz Allah'tan çok uzak olsak da, Allah bize çok yakındır" hususunu güneş misali ile izah etmek mümkündür. Güneş ışıkları üzerimizdedir; sanki güneşin eli bize dokunmaktadır.
Bir derenin üzerindeki kabarcıklara dikkat ettiğimizde, her kabarcığın içinde bir güneş olduğu görülür. Kabarcıklar gider, gelen yenilerinin içinde yine güneş vardır. Bu durum gösterir ve ispat eder ki, daimî duran bir "güneş" var. Gelen her kabarcık, bu güneşe ayna olmaktadır. Başımızı yukarıya kaldırmasak da, bu hakikati anlamamız mümkündür.
Küçücük sinekteki sanat, Ay'ın Dünya etrafında dönmesinden daha basit değildir.Yıldızları, gezegenleri gökyüzüne takan kim?
Tohumu toprağa ekiyoruz, koskoca ağaç oluyor, meyve veriyor. Her meyvede bir çekirdek, her çekirdekte koskoca ağaç... Peki ilk tohum nasıl meydana geldi?
Vücudumuz ne kadar mükemmel bir fabrika! Her organın ne vazife yapacağı çok iyi belirlenmiş. Mesela kalp dakikada ortalama ne kadar atacağını, ne kadar kan pompalayacağını, böbrekler ne kadar kanı temizleyeceklerini, vücuttan ne kadarını dışarı atacağını nereden biliyor?
Şunu kat'i olarak bilmeliyiz ki, İslam dinini öğrenmek, anlamak, yaşamak bizim vazifemizdir. Fakat eşimiz, çocuğumuz ve annemiz de olsa yakınlarımızın İslam'ı öğrenip yaşamaları Allah'ın takdir edeceği bir şeydir. Bir şahsın diğer biri tarafından uyandırılmasına irşat denirse, kulun görevi tebliğdir, irşat Allah'a aittir.
Bazı kimseler yakınlarını mutlaka İslam esasına uydurmaya çalışıyor. Şunu unutmamak lazımdır ki, birçok peygamber, yakınlarını irşat edememiştir. Bu hal, onların peygamberliklerine zarar vermemiştir.
Bizim vazifemiz ise, İslamiyet'i her şartta yaşamaktır.
De ki: “Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp buluşacaktır. Sonra gaybı da müşahede edilebileni de bilen Allah’a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir. (Cuma Suresi,
Çevrenize bir bakın; gördüğünüz tüm insanlar, arkadaşlarınız, akrabalarınız kısaca dünya üzerinde var olan her insan, daha önce yaşamış milyarlarca insan gibi mutlaka öleceklerdir. Allah bu gerçeği, “Her nefis ölümü tadıcıdır…” (Enbiya Suresi, 35) ayetiyle bildirmiştir. Bu kaçınılmaz gerçeği unutmak insanın düşebileceği en büyük gafletlerden biridir. Oysa ölümü uzaklaştırmaya asla güç yetiremeyecek olan insan, bilemeyeceği bir zamanda ve yerde ve herhangi bir nedenle mutlaka ölecektir.
Unutmayın; ne genç ne yaşlı, ne güzel, ne çirkin, ne zengin ne de fakir olmaları, ne ünleri, ne de mevkiileri bugüne kadar yaşayan insanları ölümden koruyamamıştır.
Tüm bunları çok iyi bilmelerine rağmen insanların çoğu ölümü pek düşünmemeye hatta mümkün olduğunca unutmaya çalışarak bu gerçeği göz ardı ederler. Halbuki bu, kişinin kendini kandırmasından başka bir şey değildir. O düşünse de düşünmese de bu kaçınılmaz olayları, hiçbir aşaması eksik kalmaksızın bizzat yaşayacaktır:
O, ölüm sarhoşluğu, bir gerçek olarak gelip de, (insana) “İşte bu, senin yan çizip-kaçmakta olduğun şeydir” (denildiği zaman da). (Kaf Suresi, 19)
Siz şu an bu satırları okurken ölümün yakın olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Ama kesin gerçekleşecek olan bu gerçeği biraz daha derin düşünün; kimbilir belki de elinizdeki kitabı bitiremeden ölüm sizi bulacaktır. O halde, sakın ölümün size de, tüm diğer insanlara da çok yakın olduğunu unutmayın.
Ölümle karşılaşmanız için detaylı birtakım olayların art arda gerçekleşmesi gerekmez. Allah, ölüm vakti gelen kişiye ummadığı bir zamanda ölüm meleğini gönderir ve bir anda canını alır. Bu, şu an oturduğunuz koltuktan kalkamadan da gerçekleşebilir. Bulunduğunuz odada aniden ölüm meleğini karşınızda görebilirsiniz. Yanınızda arkadaşlarınızın, ailenizin olması da bir şeyi değiştirmez, onlar sizi ölümden koruyamazlar. Öyleyse her insanın Allah’ın görevlendirdiği ölüm meleği tarafından hayatına son verileceğini ve böylelikle Allah’a döndürüleceğini sakın unutmayın.
Belki de siz bu satırları okuduktan çok kısa bir süre sonra ölebileceğinize ihtimal vermeyebilirsiniz. Daha yapılacak, bitirilecek işlerin olduğunu düşünmeniz belki de ölümün sizin için henüz erken ve zamansız olduğu hissini veriyordur. Oysa ölümün zamanını belirleyen Allah’tır ve eceli gelen kişi kendisi için kaderinde belirlenmiş en hayırlı vakitte, tek bir saniye bile ertelenmeden bu sonla karşılaşır:
Oysa Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Münafikun Suresi, 11)
Peki öldükten sonra bedeninizin ne hale geleceğini hiç düşünmüş müydünüz?
Ne güzelliğinize, ne de zenginliğinize bakılmaksızın kaskatı bir haldeki bedeniniz evin bir odasında veya bir hastane morgunda bekletilecek, ardından kefene sarılarak dar bir tabutun içinde cenaze arabasına yerleştirilip mezara götürülecektir. Sonra bedeniniz sizin için açılmış bir çukurun dibine bırakılacak, üzeriniz iyice toprakla örtülecektir. Bir et ve kemik yığını halindeki bedeniniz kısa bir süre içinde çürümeye, kokuşmaya başlayacak, geriye sadece bir kemik yığınından ibaret iskeletiniz kalacaktır. Ve unutmayın, bu günle mutlaka karşılaşacaksınız; eninde sonunda bir gün bedeniniz toprağın altında yapayalnız kalacak.
İnsan bedeninin ölümden sonra girdiği hal kuşkusuz ibret vericidir. Böyle bir görüntüyle birkaç dakika hatta saniyeler süresince muhatap olmak bile bir insan için dayanılmazdır. Peki yaşamı süresince son derece düzgün görünümü olan insan bedeninin, ölümün ardından neden bu hale geldiğini hiç düşünmüş müydünüz? Elbette bu, üzerinde düşünmeniz gereken bir konudur. Çünkü kendi bedeninizin de, değer verdiğiniz tüm insanların bedeninin de bir gün çürüyüp kokuşacağı gerçeği sizi dünyaya bağlanmaktan, ahireti unutmaktan kesin bir suretle alıkoyacaktır.
Tüm bu gerçeklere rağmen insanların çoğu dünyayla ilgili her konuda kendi çıkar ve menfaatlerini en ince ayrıntılarıyla hesaplarken, kendileriyle ilgili en büyük hakikat olan ölümü hesaba katmazlar. Ama bu büyük bir yanılgıdır; bu yanılgı sebebiyle ölümden sonrası için hazırlık yapmamaları onlar için sonsuz bir azaba neden olur. O halde insanın yapması gereken, öleceğini asla aklından çıkarmamak ve dünyada Allah’ı razı edecek işler yapmaktır. Sonsuz adaletli ve şefkatli olan Rabbimiz; herkese, öğüt alabileceği kadar bir zaman tanımıştır. Ancak bu süre dünya hayatıyla sınırlıdır. Yani hataların telafisi samimiyetle yapıldığı takdirde ancak dünyada mümkündür. Ölümle birlikte ise artık telafi imkanı ortadan kalkacak, sonsuz bir pişmanlık başlayacaktır:
İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: “Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım.” Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur. (Fatır Suresi, 37)
Unutmayın ki, ölüm asla bir yokoluş değildir, ölümle sanıldığı gibi herşey bitmez. Cahiliye insanlarının birçoğunun düşündüğü gibi sonsuza kadar sürecek tatlı bir uyku ise hiç değildir. Ölümle kişinin asıl ve sonsuz hayatı başlar ki bu, dünyadaki hayatını nasıl geçirdiğine göre şekillenen ve asla değiştirilemeyecek olan bir yaşamdır. Ölüm, hayatını Allah’ın rızasına uygun olarak değerlendirenler için mutluluk ve kurtuluşa açılır. Allah’tan yüz çevirmiş olanlar içinse, kesin bir yıkım ve felaketin başlangıcıdır.
Allah, insanın karşısına dünyadayken ölümü ve ahireti düşündürecek pek çok olay çıkarır. Öğüt alabilecek kimse için bu hatırlatmalar, yaşamını, etrafındaki olayları ciddiyetle düşünmesine, bakış açısını tekrar tekrar gözden geçirmesine neden olacaktır. Ama Allah’ın bu uyarılarını görmezden gelen büyük bir ziyandadır. Unutmamalıdır ki kendisinden önce ölenler de; aynı şimdi tüm insanların yaptığı gibi belki az sonra yiyeceği yemeği veya ertesi gün gideceği yeri planlarlarken hiç beklemedikleri bir zamanda ölümle karşılaşmışlardır.
Öyleyse siz, dünyada tek bir iyi işi bile yapma imkanınızın kalmayacağı ölüm anına ulaşmadan evvel gücünüzün yettiğinin en fazlasıyla ahiretiniz için çaba göstermeyi unutmayın.
Allah Kuran’da ölümün ertelenmeyeceğini ve ölüm vakti gelen bir kişinin duyduğu pişmanlığı bize şöyle bildirir:
Sizden birinize ölüm gelip de: “Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam” demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Oysa Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Münafıkun Suresi, 10-11)
Tüm kâinatın Yaratıcısı olan, her türlü eksiklikten münezzeh ve bize şah damarımızdan daha yakın olan Yüce Allah’la kesintisiz bağlantı nasıl kurulur?
Allah’la kesintisiz bağlantı kurmak müminlere neler kazandırır?
Rabbimiz her nimeti insanların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde ve en kusursuz detaylarla yaratmıştır. Bu nedenle insanın, dünyaya geldiği ilk andan itibaren sahip olduğu her nimet çok önemli ve değerlidir. Fakat insan yaşamı boyunca hangi nimete sahip olursa olsun hiçbiri, Yüce Allah’la kuracağı derin, samimi ve kesintisiz bir bağlantıdan daha önemli ve değerli değildir. Ancak kişiyi gerçek kurtuluşa ve katıksız samimiyete yöneltecek olan bu nimete sahip olabilmek için birtakım ahlaki özelliklerin kazanılması gerekmektedir.
İçten bir niyet, dua ve samimi bir çaba ile kazanılabilecek olan bu özellikler nelerdir?
Tek Güç Sahibi Olan Allah’ı Dost ve Veli Edinmek
Rabbimiz kullarının sıkıntı duyduğu, zorda kaldığı, mutluluk ve sevinç hissettiği olayları yaratarak onları imtihan eder. Bu nedenle insanın, hayatı boyunca karşılaştığı herşeyi Yüce Allah’ın yarattığını unutarak, Allah’ın dışındaki varlıklara mal etmesi, onlardan yardım dilemesi ve onlarla paylaşması kişiyi hiçbir sonuca ulaştırmaz, sadece kayba uğratır. Çünkü canlı cansız her varlığı Allah yaratmıştır ve bu varlıklar O’nun kontrolü dışında asla hareket edemezler. Kısacası Allah’tan başka herşey ve herkes, sonsuz aciz, sonsuz fakir ve sonsuz muhtaç varlıklardır. Bunların kendilerine ait bir güçleri, kabiliyetleri yoktur; öyle ki kendilerine bile yardıma güç yetiremezler. O halde, açıktır ki Allah’tan başka güvenilecek, yardım umulacak bir varlık yoktur. Bu nedenle salih Müslümanlar, yalnızca Allah’tan yardım diler, sadece O’na güvenirler. Sebeplerden, aracılardan, insanlardan yardım ummazlar, Allah’ın yarattıklarını Allah’tan bağımsız bir güç, irade ve etki sahibi olarak görmezler. Çünkü Kuran’da Yüce Allah kullarına “şahdamarından daha yakın olduğunu” (Kaf Suresi, 16), “gizlinin gizlisini de bildiğini” (Taha Suresi, 7) buyurmuştur. İnsanın kendisini yaratan ve herkesten gizlediği sırlarını dahi bilen Yüce Allah’a sığınması ise samimi bağlılığın önemli bir sonucu ve göstergesidir.
Allah’a gönülden bağlı olan müminler, sadece Yüce Allah’a yakın olunması, sadece O’nun dost ve veli edinilmesi gerektiğini bilerek hareket ederler. Bu üstün ahlakları da onlara derin bir akletme ve kavrama yeteneği verir ve onların Allah’la derin bir bağlantı kurmalarına vesile olur.
Dua Etmek
“… Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?…” (Furkan Suresi, 77) ayetiyle haber verildiği gibi Yüce Allah’a samimi olarak dua etmek son derece önemlidir. Çünkü dua, Yüce Rabbimiz karşısında son derece aciz olan insanın O’na yöneleceği, hataları konusunda O’na itirafta bulunacağı ve sadece O’ndan yardım dileyeceği, O’nun varlığını ve gücünün büyüklüğünü hissedeceği ve günlük yaşantısının her anında bu bilinci koruyabileceği çok önemli bir vesiledir.
Çarşıda, sokakta, otomobilin içinde, okulda, işyerinde, kısacası her mekânda ve her zaman dua edilebilmesi, bunun için belli bir sınırın konulmamış olması Allah’la bağlantının kesintisizce sürmesini sağlar. Nitekim Allah ile yakın bir bağlantı kurarak samimi bir dua ile güne başlayan müminin gün içinde Allah’ın rızasını unutması ya da Allah’ın sınırlarını göz ardı etme ihtimali Allah’ın izniyle ortadan kalkmış olur. Güne dua ile başlayan insan, gün boyunca Allah’ın kendisini izlediğinin bilinci ile hareket eder. Gece duası ise gün içinde dünyevi uğraşlarla vakit geçiren insanın kendi kendine bir vicdan muhasebesi yapmasına vesile olur. İnsanın gün içinde başına gelen ve zahiren olumsuz gibi gördüğü olayları daha hikmetli, tevekküllü ve şuurlu bir biçimde değerlendirmesini sağlar. Böyle bir tefekkür gün içinde yapılan hataların gözden geçirilmesine ve bu hatalardan dolayı tevbe edilmesine, bağışlanma dilenmesine ve günlük uğraşıların insan ruhunda oluşturabileceği muhtemel olumsuzlukların önüne geçilmesine vesile olur.
Her İşte Allah’a Yönelmek
Yüce Allah “…O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip-dönen biriydi.” (Sad Suresi, 30) ayetiyle Hz. Süleyman’ın, Kendisi’ne olan derin bağlılığını överek tüm kullarına bu örnek ahlakı haber vermiştir.
Her işte Rabbimiz’e yönelip dönmenin en güzel yolu bir işe besmele ile başlamaktır. Her zaman Allah’ın adını anarak bir işe başlamak kalplerde etki uyandırma bakımından daha sağlam bir güç oluştururken kişinin Allah’a olan yakınlığını da arttırır. Çünkü bir işe Allah’ın adıyla başlayan bir kişi herşeyin Allah’ın kontrolünde işleyeceğini, Allah dilerse yaptığı işte başarılı olacağını bilir. Kuşkusuz bu durum kul ile Allah arasında çok derin bir yakınlığın oluşmasına vesile olur. Böyle bir insan acizliğini anlamış Allah’ın izni olmaksızın hiçbir işi yapmaya güç yetiremeyeceğini kavramış ve kendini tamamen Yüce Allah’a teslim etmiştir. Müminlerin bu durumu Kuran’da şöyle haber verilir:
“De ki: “Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.”” (Tevbe Suresi, 51)
Her Zaman Şükretmek
Her türlü nimetin tek sahibinin Allah olduğunun ve herşeyin yalnızca O’ndan geldiğinin şuurunda olarak bunu kalple ve dille ifade etmek, imanın en büyük göstergelerindendir. Ayrıca Allah’la derin bağlantı kurmanın, “yalnızca O’na kulluk etme”nin de en samimi yollarından biridir.
Müminler yaratılış delillerini inceleyerek Dünya’nın atmosfer ile uzaydan gelen tehlikelerden korunduğunu, yerin altında kaynayan magma tabakasından ince bir yerkabuğu katmanı ile korunduğunu, içilecek suyun yaratılmasını, toprağın verdiği ürünleri, ulaşım araçlarını, gece ile gündüzün yaratılmasını, hayatını, sağlığını, aczini, aklını, şuurunu, beş duyusunu, nefes aldığı havayı ve bunlara benzer sayısız nimeti kendilerine her an kesintisiz bir şekilde Yüce Allah’ın sunduğunu düşünür ve tüm bunlar için Rabbimiz’e şükrederek yalnızca Allah’a yönelip dönerler. Nitekim Yüce Allah bir ayette Zatına şükredilmesinin O’na yaklaşmanın önemli bir vesilesi olduğunu şöyle haber verir:
“… Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah’ın Katında arayın, O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz O’na döndürüleceksiniz.”” (Ankebut Suresi, 17)
Bediüzzaman Said-i Nursi nimeti vereni düşünmenin nimetten daha değerli olduğunu belirterek Yüce Allah’la derin ve samimi bağlantı kurmanın önemine şöyle dikkat çekmiştir:
“Bu kıymettar hârika-yi san’at olan nimetler Ehad-ü Samed’in (Bir ve tek olan ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Allah’ın) mu’cize-i kudreti ve Hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek (anlamak)” fikirdir. Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet (düşüncesizlik) ise, öyle de; zâhirî mün’imlere (nimetlere vesile olan kişilere) medih (övgü) ve muhabbet edip, Mün’im-i Hakiki’yi (nimetlerin gerçek sahibini olan Allah’ı) unutmak (Yüce Allah’ı tenzih ederiz.); ondan bin derece daha belâhettir (düşüncesizliktir).”
Allah’la Kurulan Derin Bağlantı Müminleri Olgunlaştırır
Yüce Allah’la kurulan samimi, derin ve kesintisiz bağlantı müminin imanını, şevkini, Allah’a olan teslimiyetini, sevgi ve saygısını daha da arttırır. Kişiyi Allah’ın razı olmayacağı bir tavır içine girmekten sakındırır, nefsinin taşkınlıklarını, sınır tanımaz kötülüklerini dizginler, sürekli olarak Allah’ın razı olacağı umulan yönde hareket etmesine vesile olur. Bu yakınlık, Allah’ın rızasına, rahmetine ve cennetine yaklaştırarak mümine çok büyük manevi bir haz verir. Mümini Allah’ın sınırlarını korumada, Allah’ın rızasını aramada son derece yüksek bir şuura, uyanıklığa ve titizliğe iletir. Sonuçta müminin Allah’la kurduğu kesintisiz bağlantı, onu kıyamet gününün korkusundan ve cehennemdeki ebedi korku ve dehşetten kurtarmaya vesile olur:
“… Artık bunların ecirleri Rableri Katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” (Bakara Suresi, 274)
Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 43. sayı (Ocak 2008) 42. sayfada yayınlanmıştır.
Görgü kuralları; toplumların inanç, eğitim, ekonomik güç, teknolojik seviye, örf ve âdetlerine göre farklılıklar gösterir. Dünyadaki toplumların görgü kuralları, değişik olabildiği gibi, zamanın geçmesi ve teknolojik ilerlemeler de bazı görgü kurallarını kaldırıp, yerlerine yenilerinin konulmasına sebep olur.
Görgüden maksat; bir toplumdaki insanların birbiriyle münasebetlerinde olgun, medeni davranışlar içinde bulunarak, fert ve toplumun huzurunu, rahatını temin eder. Ayrıca bunlar, çok sık karşılaşılan günlük işlerde bir nizam ve intizamın hakim olmasını sağlar. Böylece toplum, belli bir rahatlığa kavuşur.
Türkler, Müslüman olmadan önceki hayatlarında görgüye çok önem vermişlerdir. Obalardan meydana gelen göçebe Türk boyları, beşeri münasebetlerini organize eden seviyeli ve ciddi görgü kuralları geliştirmişlerdir. Diğer bir adı töre olan bu davranışlar, örf ve âdetler olarak toplumda uyulan kurallardır. Uymayanlar çeşitli cezalara çarptırılırdı. Müslüman olduktan sonra, eski inanışlarının yanı sıra, görgülerinden dinimize uygun olmayan tarafları da bırakarak uygun olan davranış şekilleri almışlar, uygun olanlarını ise dinin verdiği aşk ve şevkle iyice pekiştirmişlerdir. Bu bakımdan milletimiz arasında yakın zamana kadar bu kurallar, âdeta yazılı olmayan birer kanun hüviyetini muhafaza etmiştir. Böylece seviyeli, huzurlu ve sistemli bir toplum hayatı yaşanmıştır. Bugün milletimizin çocuklarına büyük bir ihtimamla öğrettiği görgü kurallarının çoğu, asırlar öncesinden gelmektedir.
Bunlar kısaca şöyledir: Türk ailesinde evin reisi babadır. Aile fertleri babanın verdiği kararlara uyar ve onun arzu ve isteklerini yerine getirir. Anne, ailenin en saygıya layık varlığıdır. Evin iç düzeni ondan sorulur. Çocuklar, her zaman şefkat ile bakılır, iyi yetişmeleri için itina edilir. Dede ve ninelerin de beraber olduğu ailelerde, onların söz hakkı ve kararları daha önce gelir. Görgünün esasını büyüklere saygı ve itaat, küçüklere şefkat ve merhamet teşkil eder. Bu bakımdan her görgü kuralı bu temele göre şekillenmiştir.
Evde küçükler büyüklerin yanında daima edepli bulunur. Yanlarına izin alarak girer ve çıkarlar, kendilerine söyleneni dikkatle dinlerler. Büyüklerin sözüne izin almadan karışmazlar ve sözü lüzumsuz yere uzatmazlar. Kendilerine hitap edildiğinde, “Buyurun efendim” diye karşılık verirler.
Ana babanın yatak odalarına, kapıyı vurup izin almadan girmezler. Kardeşler, birbirine bağlı ve saygılıdır. Abi, abla şefkatle doludur, kendilerini küçükler karşısında mesul hissederler. Küçükler de büyük kardeşlerine hürmet gösterir, onların isteklerini yerine getirirler. Onların sözlerini dikkatle dinleyip peki efendim, baş üstüne diyerek cevap verirler. Birbirinin eşya ve oyuncaklarını izinsiz kullanmazlar. Kendilerinde olanlardan birbirine ikram ederler. Kimseyi rahatsız etmez, gürültü çıkarmazlar.
Misafirliğe gitmeden önce ev sahibine haber verilir. Kararlaştırılan gün ve saatte gidilir. Evine girerken, kapının zilini çalarak veya seslenerek, izin istenir! İzin üç defa olur. İlkinde ses verilmezse, bir dakika kadar sonra, ikinci defa da ses çıkmazsa, üçüncü defa zile basmalı, yine ses yoksa, 4 rekat namaz kılacak kadar bekledikten sonra gitmelidir! Kapı aralanırsa, aradığını sormadan önce, kendini tanıtmalıdır. Evde ev sahibinin gösterdiği yere oturulur. Eşyalar, tablolar, kütüphanedeki kitaplar izinsiz kullanılmaz. Ne ikram ederse, severek kabul edilir. Ev sahibinin o günkü hâline göre, üzüntü veya sevincine ortak olunur. Onun hoşlandığı konulardan konuşulur. Çok fazla oturulmaz. Evin içinin döşenişi, eşyaların yeri ve durumu tenkit edilmez. Giderken izin istenir, teşekkür edilir, dua etmesi istenir ve bize de buyurun denilir.
Sual: Bazı arkadaşlar, evlenmeden önce işledikleri günahları kocalarına söylüyorlar. Söylemek lazım mı? CEVAP Hayır, bir kadın, evlenmeden önce işlediği günahları kocasına söylememelidir. Aslında günah hiç kimseye söylenmez! Tevbe edilip bir daha yapılmayan günahları Allahü teâlâ affeder.
Sual: Evdeki işleri kimin yapması lazım? CEVAP Hanım ev işlerini yapmaya mecbur değildir. Ancak, erkek de ihsan etmeye mecbur değil. Kadın ev işini yapınca erkek de fazlası ile ihsanda bulunur. Bu işler karşılıklı olur.
Sual: Sokakta eşimizle el ele tutuşup gezmemizde, öpüşmemizde bir mahzur var mıdır? CEVAP Kol kola girilebilir. Ancak diğerlerini yapmak hayasızlık olur. Hadis-i şerifte (Haya imandadır) buyuruldu. (Buhari)
O dediğiniz işleri evde, insanların görmediği yerlerde yapmak sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Karı koca birbirine sevgi ile bakınca Allahü teâlâ da onlara rahmet nazarı ile bakar ve ellerini ellerine aldıklarında, günahları parmakları arasından dökülür.) [Râfi’î]
(Erkek hanımının yüzüne sevgi ile bakarsa, bir köle azat etmiş sevaba kavuşur. Tebessüm ederse hac ve umre sevabı, kucaklayıp öperse sıddıklık sevabı verilir. Eğer beraber olurlarsa, günahları çok olsa da, ikisi de mağfiret olur.) [R. Nasıhin]
Resulullah efendimiz, (Hanımıyla cima edene sadaka sevabı verilir) buyurunca, eshab-ı kiram, (Bu işi şehvetle yapan da aynı sevaba kavuşur mu?) diye sordular, (O kimse, şehvetini harama harcamasında [zina falan ederse], günah olduğu gibi, helale harcamasında da sevap vardır) buyurdu. (Müslim)
Sual: Ben jinekolog bir bayan doktorum. Bekaretini kaybeden kızlar, diktirmek için bize başvuruyorlar. Ben müslüman bir doktor olarak bunu yapmayı uygun bulmuyorum. Fakat tesettürlü kızlar da geliyor. Zina etmediklerini tahmin ettiğim bu kızlar, sivri herhangi bir şeyi kastederek, bir kaza geçirdik bizimkini diker misiniz diyorlar. Bunlarınkini dikmem günah olur mu? CEVAP Zina edenlerinkini dikmek, onların yaptıkları hileye ortak olmak demektir. Veballi bir iştir. Bu arada kaza ile yırtılanların da olması mümkündür. Bunu tespit etmek tıpça mümkün olmadığına göre, müslüman olan kızların sözlerine itimat etmenizde vebal olmaz.
Sual: Fakirliğe sebep olanlar nelerdir? CEVAP Hadis-i şerifte şöyle bildirilmiştir: Cünüp olarak yemek yemek. Ekmek ufağını, hor görüp basmak. Büyüklerin önünde yürümek. Babasını ve anasını adıyla çağırmak. Defi hacet yaptığı yerde, temizlemeden abdest almak. Çanağı ve çömleği, yıkamadan yemek koymak. Elbisesini üstünde dikmek. Aç iken soğan yemek. Yüzünü elbisesi ile silmek. Evinde örümcek bırakmak. Sabah namazını kılınca mescidden acele çıkmak. Pazara, erken gidip, geç dönmek. Babaya ve anaya, kötü duada bulunmak. Yemek kaplarını açık bırakmak. Bir iş yaparken besmele çekmemek. Zaruretsiz ayakta defi hacet görmek.
Sual: Doğup büyünen yeri, akraba olmasa da ziyaret iyi mi? CEVAP Faydalıdır, kalbe rikkat verir.
Sual: S.Ebediyye’de vaty ve cima kelimeleri geçiyor. Bunlar aynı şeyler midir? CEVAP Vaty, cinsel ilişkinin genel ismidir. Nikahlı ile olan ilişkiye cima, nikahsız olan ilişkiye ise, zina denir.
Sual: Dinimizde ikinci bir kadınla evlenmenin hükmü nedir? CEVAP Din kitaplarımızda şöyle bildiriliyor:
Dört kadına kadar evlenmek, vacib hatta mendub bile değildir. Sadece ihtiyaç halinde izin verilmiştir. Bu bir emir olmadığı gibi, kadınlar da bunu kabul etmeye mecbur değildir. (Nimet-i İslam)
Devlet haram olmayan bir şeyi yasak ederse, bu şeyi yapmak mubah olmaktan çıkar, haram olur; çünkü Müslüman kanuna karşı gelmez, suç işlemez. Bir erkeğin ikinci bir kadınla evlilik için, bu hususta birinci hanımının hakkını koruyan ekonomik ve sosyal şartlar vardır. İkinci kadının da, ayrıca hakları vardır. Bu şartları haiz olmayanın, ikinci bir kadınla evlenmesini dinimiz yasak etmiştir. Zaruretsiz, böyle bir şey yaparak birinci kadını incitmek haramdır. Hayat şartları da, göz önüne alınınca, ikinci bir kadınla evlenmenin caiz olmayacağı açıktır. Örf ve âdete tâbi olan ahkâmın, zamana göre değişebileceğini İslam dini kabul eder. (H.L.O.İman)
1- Boşamak için kullanılan kelimeleri erkeğin hanımına karşı söylemesi ile talak yani boşama hasıl olur. Boşamak için kullanılan sözler iki çeşittir: Açık sözler ve Kinayeli sözler.
“Sen benden boş ol”, “Ben seni boşadım” gibi sözler açık sözdür. Bu sözleri, şaka olarak veya şaşırarak da söylediği anda, manasını bilmese bile, boşamış olur.
“Seni bıraktım, seni terk ettim” kelimeleri açık söz kabul edilir. Bir veya iki defa böyle açık sözle boşamaya, yani geri dönüşü mümkün olan boşamaya talak-ı rici denir. Ama yine de üç haktan biri gitmiş olur. Bu sözlerden herhangi biri bir defa söylendiğinde, pişman olunmuşsa, eski nikaha dönmek niyetiyle hanımının elini tutar veya öperse, tekrar nikah yapmadan iki bağ ile evliliğe devam eder.
2- Evlilikte üç bağ vardır. Yani, boşama sözleri üç defa tekrarlanırsa, “Seni boşadım, boşadım, boşadım” derse, veya “Seni üç defa boşadım” derse üç bağı birden koparmış, geri dönüşü olmayacak şekilde boşamış olur. Böyle üç kere boşayınca talak-ı rici, talak-ı baine dönmüş olur.
3- “Babanın evine git!”, “Defol git!”, “Cehenneme git!”, “Senin kocan değilim artık” gibi, başka manalarda da kullanılan sözler kinayeli, kapalı sözlerdir. Bu sözler, boşamak niyeti ile söyleyince boşamış olur. Buna bain talak, yani iddet müddeti içinde geri dönüşü olmayan kesin boşama denir.
Bu şekilde boşamada, iddet müddeti geçip yeniden nikah yapılmadıkça bir araya gelinemez.
4- Kayınpederine “Ben senin kızını istemem, kime ister ise varsın” demek ve hanımı gezmek için izin istediğinde, “Ben seni ip ile bağlamadım git”, “İstediğin yere gidersin. Bana hanım olmazsın” veya “Artık ben seni istemem”, “Seni boşamak istiyorum” gibi şeyler söylese, boşamak niyet etmedikçe, boşamış olmaz.
5- “Şart olsun”, “Dilediğini yap!” sözleri, boşamak manasına kullanılan yerlerde, hanımına böyle söyleyince, niyet etmese bile, bir bain talak olur.
6- Hanımına, anam, kızım, kardeşim demekle boşama olmaz. Fakat (Şimdiden sonra anam, kızım veya kardeşim ol) derse boşama olur. Bu bir talak-ı bain olur.
7- Kinayeli sözle boşamada, bain talak iddetinde, hanımının odasına giremez. Kadın süslenemez, koku sürünemez, yabancı kadın gibi talak veren kocasından uzak durur. İddet sonunda yeniden nikah lazımdır.
8- Boşamada, sayı bildirilmezse bir boşama olur. Üç veya fazla sayı söylerse, üç talak ile boşamış olur. “Bedenimdeki kıllar adedince” veya “Denizdeki balıklar adedince” yahut “Gökteki yıldızlar kadar” veya “Üçten dokuza” deyince, yine üç boşama olur.
9- Hanımını boşayan erkeğin akıllı ve uyanık olması gerekir. Sarhoşun, hastanın ve tehdit edilenin sözü ile veya mektubu ile, e-maili ile, faksı ile boşama geçerli olur. Bunlar kadının eline vardığı anda, boş olur. Yani kadın bu boşamayı öğrenince, haberdar olunca boşama gerçekleşmiş olur.
10- Delinin, bunağın, baygının, uyuyanın ve hastalıkla ve kızarak dalgın olanın söylemesi ile boşama olmaz. Kızarak dalgın olmak, söylediğini bilmemek demektir. Bu da iki türlü olur:
a) Manasını bilmeden, kast ve arzu etmeden söyleyince, boşama olmaz. Bu kinaye sözler içindir. Yoksa açık kelime ile yani seni boşadım dese, kast ve arzusu olmasa bile yine talak vaki olur.
b) Manasını bilerek ve isteyerek söyleyip, sonra söylediğini bilmemek, hatırlamamaktır. Bu sözünü iki şahit işitip, sonra söylerlerse, boşama olur. Yani seni boşadım der, fakat sonra bunu hiç hatırlamaz, sen böyle demiştin denilince hayır ben hiç hatırlamıyorum, böyle bir şey söylemedim derse, eğer iki şahit, evet biz duyduk bu hanımını boşadı derse, o zaman boşama vuku bulur. Demezlerse, adam inkâr ettiği için boşama vaki olmaz.
11- Hiç ilişki olmamış veya bir odada veya tenha bir yerde hiç beraber kalınmamış ise, bir kere boşayınca, kadın iddet beklemeden aynı gün bile, başkası ile evlenebilir.
12- Kocasına veya başkalarına dili ile, hareketleri ile sıkıntı veren, herhangi bir farzı yapmayan, mesela farz namazları kılmayan, fuhuş şüphe olunan kadını boşamak şart değildir müstehaptır, boşamak iyi olur.
13- Farzı yapmayan mesela namazın farz olduğuna inandığı halde kılmayan kadını boşamamak günah değildir. Kocasının ona güzellikle namaz kıldırmaya çalışması gerekir, çalışmazsa günaha girer.
Evlilik vazifesini yapamayan, mesela büyü yapılmış, ilişkiden aciz olan erkeğin hanımı ayrılmak isterse, bunu boşaması vacip olur.
14- Hanımına başka başka üç zamanda birer kere boşarsa veya bir defa, “Üç kere boşadım” derse, geri dönüşü olmayacak şekilde nikah bozulmuş olur.
Bu kadını tekrar alabilmek için, hulle lazım olur. Hulle demek, kadın başka erkekle nikahlanıp, düğün olup, ilişki olup, o erkek de boşayıp ve bundan sonra, tekrar iddet zamanı geçmek demektir. Ancak bundan sonra, birinci kocası yeni bir nikah ile tekrar alabilir.
Bu ise, bir erkek için zillettir, aşağılıktır. Allahü teâlâ, erkeklere boşamak hakkını verdi ise de, bu hakkı gelişi güzel kullanmamaları ve kadınlar, erkeklerin elinde oyuncak olmamaları için, erkeklere bu hulle zilletini yüklemiştir. Hulle korkusundan müslüman bir erkek, boşama lafını ağzına bile alamaz. Aile arasında boşanmak lafı, şakası olamaz.
15- Korkutmak için şaka için de olsa boşama sözlerini hiç kullanmamalıdır. Hatta ayrılmaya karar verilse bile yine bu kelimeleri kullanmamalıdır. Daha sonra ayrılmaktan vazgeçilebilir. Yakınları ile dostları ile istişare edip ayrılmaya kesin karar verildikten sonra bir talak vermelidir. Hiçbir zaman üç talak birden vermemelidir. Zaten üç talak birden vermek günahtır. Hayat şartları insanı birçok şeye katlanmayı gerektirebilir. Olmaz denilen şey olabilir. Bir talakla boşama yapılırsa kapı tamamen kapatılmamış olur. Boşamamak bir risk getirmez; ancak boşamak hele üç talak vermek çok büyük risktir. Telafisi mümkün olmayabilir.
16- İddet, boşanmadan sonra, kadının yeniden evlenmesi haram olan zamandır. İlk temizlik başından, üçüncü hayzın sonuna kadar olan zamandır. Hayz görmüyorsa, talak için üç ay, ölüm için dört ay on gündür.
17- Hanıma karşı iyi huylu, güler yüzlü olmalı. Onun yanlış hareketlerine, akla uymayan sözlerine ve işlerine sabretmelidir. Onunla tatlı konuşmalı. Onun seviyesine ve aklına uymalıdır. Onunla şakalaşmalı, oynamalıdır. Yemede, giyinmede, gücü yettiği kadar eli açık olmalıdır. Dinimizde, kadınların bilmesi farz olan şeyleri, elbette öğretmelidir.
Hanımının giyinmesinde, evden dışarı çıkmasında, çok sıkı davranmamalı ve başı boş da bırakmamalıdır. Kendini ve hanımını şüpheye, iftiraya düşürecek hallerden sakınmaya çok önem vermelidir. Hanımını, yabancı erkeklerin bulunduğu yerlere göndermemeli, yabancıları görmesine mani olmalıdır.
Ev işleri ile vakit geçirmesi, onun zevki olmalı. Ona sert davranmamalı. Şaka olarak da, kızgın olunca da, hiçbir zaman boşamak lafını ağza almamalı, bir defa daha evlenmek lafı etmemelidir
Nikah tazelemek demek, yeniden nikah kıymak demektir. Bunu bir hocanın nezaretinde yapmak gerekmez. Yalnız birinin nikahı tazelemesi yetişmez. Erkek ile hanımının, iki şahit yanında nikahı tazelemeleri lazımdır. Kolaylık olmak için, nikahını yenilemeye, hanımından vekalet almalı.
Nikah tazelemek için hanımdan vekalet aldıktan sonra, iki erkek şahit yanında, (Öteden beri, nikahlım olan hanımımı, onun tarafından vekaleten ve tarafımdan asaleten kendime nikah ettim) denirse nikah tazelenmiş olur. Eğer önceki nikah sahih değil ise bu nikah sahih olur. Erkek hanımından vekalet almadan kendi kendine şahitler huzurunda nikah tazeleyemez.
Kadının nikah tazelemek için eşine (Nikahımızı kıymak üzere seni vekil ettim) demesi yetişir. Vekillikten azletmedikçe ömür boyu bu vekalet geçerlidir. Vekalet verirken şahit gerekmez.
Hanımdan vekalet alarak, tecdid-i iman ve tecdid-i nikah duası fasık da olsa iki Müslüman şahit yanında okunursa, o iki kişi de, bu duanın nikah tazelemek duası olduğunu bilirlerse, nikah yine tazelenmiş olur. İki erkek veya bir erkek ile iki kadın şahit olmadan sadece bu duayı okumakla nikah tazelenmez.
Şahitlerin müslüman olmaları ve nikahı tazelenecek kadını tanımaları şarttır. Tanımak, kimin kızı ve hangi kızı olduğunu bilmek demektir. Veya filan kadın bu adamın hanımıdır diye bilmek demektir. Şahsını, şeklini bilmek değildir. Dede, baba, kardeş, amca, dayı, yeğen, anne, hala, teyze de şahit olabilir.
Camide imam efendi, tecdid-i iman ve nikah duasını cemaat ile birlikte okursa, cemaat birbirlerine şahit olmuş, nikahları da tazelenmiş olur.
Tecdid-i iman ve tecdid-i nikah duası şöyledir: (Allahümme inni üridü en üceddidel imâne vennikaha tecdiden bi-kavli lâ ilâhe illallah Muhammedün resulullah
Hıristiyanların nikahlarını, kilisede papazlar kıydığı halde, papaz nikahı denmiyor. Nikah kıymasını bilen her Müslüman, her yerde nikah kıyabilir, Yani Camide olması da şart değildir. İmamın kıyması da, şart değildir. Doktor kıyarsa, doktor nikahı, mühendis kıyarsa, mühendis nikahı denmeyeceği gibi, imam kıyınca da, imam nikahı denmez. Normal adı, nikahtır. Resmi nikah muamelesi ile karışmaması için, dini nikah deniyor. Yoksa nikah, namaz gibi dinin bir emridir. Dini namaz veya imam namazı diye bir namaz olmadığı gibi, imam nikahı da olmaz. Sadece, belediyede yapılan nikah işlemleri ile karışmaması için dini nikah demeli, imam nikahı dememelidir.
Nikah şöyle kıyılır: Nikah yapacak efendi, önce zevcenin adını, Mesela Fatıma bint-i Ahmed yazar. Sonra zevcenin vekilini, Mesela Ali bin Zeyd yazar. Sonra iki erkek şahidin adını yazar. Sonra zevcin adını, Mesela Ömer bin Hüseyin diye yazar. Sonra, zevc yoksa zevcin vekilinin adını yazar. Sonra, iki tarafa sorarak, uyuştukları mehr-i müecceli ve mehr-i muacceli yazar. Sonra, istiğfar okur. Euzü Besmele okur. (Elhamdü lillahillezî zevvecel ervâha bil eşbâh ve ehallennikâha ve harremessifâh. Vessalâtü vesselâmü alâ resûlinâ Muhammedinillezî beyyenel-harâme vel-mubâh ve alâ Âlihi ve Eshâbi-hillezîne hüm ehlüssalâhi velfelâh) der.
Euzü Besmele çekip, Nur suresinin otuzikinci âyetini okur. (Sadakallahül’azîm) deyip, (Kâle Resûlullah, sallallahü aleyhi ve sellem, “En-nikâhü sünnetî femen ragibe an sünnetî feleyse minnî” sadaka Resûlullah. Bismillâhi ve alâ sünnet-i resûlillah) der.
Sonra zevcenin vekiline dönüp: (Allahü teâlânın emri ve Peygamber efendimizin sünneti ile ve amelde mezhebimizin imamı, imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerinin ictihadı ile ve hazır olan Müslümanların şehadetleri ile, vekili olduğun Fatıma bint-i Ahmedi, şu kadar altın mehr-i müeccel ve şu kadar altın muaccel ile, talibi olan Ömer bin Hüseyine tezvice, vekaletin hasebi ile, verdin mi?) der.
Sonra zevcin vekiline dönüp, yine (Bismillahi ve alâ)dan başlayıp okur. Sen dahi, Fatıma bint-i Ahmedi, şu kadar altın mehr-i müeccel ve aralarında malum olan mehr-i muaccel ile, vekili olduğun Ömer bin Hüseyine, vekaletin hasebi ile, aldın mı?) der. [Zevcin kendisi varsa, bunları kendisine sorar.]
Her ikisine üçer kere sorar ve cevap alır. Ben dahi akd-i nikah ettim der. Sonra, şu duayı okur:
(Allahümmec’al hâzel akde meymûnen mubâreken vec’al beyne-hümâ ülfeten ve mehabbeten ve karârâ ve lâ tec’al beyne-hümâ nefreten ve fitneten ve firârâ. Allahümme ellif beynehümâ kemâ ellefte beyne Âdeme ve Havvâ. Ve kemâ ellefte beyne Muhammedin “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Hadîce-tel-kübrâ ve Âişe-te ümm-il mü’minîne “radıyallahü anhümâ”. Ve beyne Alîyyin “radıyallahü anh” ve Fâtıma-tez-zehrâ “radıyallahü anhâ”. Allahümme a’ti le-hümâ evlâden sâlihan ve ömren tavîlen ve rızkan vâsi’an. Rabbenâ heb lenâ min ezvâcinâ ve zürriyyâtinâ kurrete a’yünin vec’alnâ lil müttekîne imâmâ. Rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil âhıreti haseneten ve kına azabennâr. Sübhâne rabbike rabbil’ızzeti ammâ yesıfûn ve selâmün alel mürselîn velhamdülillahi rabbil’âlemin. El fatiha.)
1-) Rasülullah benimle evleneceğinde Cebrail benim resmimi ona getirmişti..
2-) Rasülullah beni bakire olarak aldı.Benden başka hiçbir kadını bakire olarak almadı.
3-) Allahın rasülü ,başı benim kucağımda olduğu halde ahirete irtihal etti.
4-) Benim Odama defnedildi.
5-) Melekler onu benim odamda çevrelediler.
6-) Diğer hanımlarının odalarında vahiy geldiğinde onlar dağılırlardı, ben ise onunla beraber kalırdım.
7-) Rasulüllahın halifesi olan Sıddıkın kızıyım.
8-) İftiraya Uğradığımda masum olduğuma dair Canabı hakk Ayeti Kerime inzal etti.
9-) Temiz olarak yaratıldım ve temiz rızıkla, mağfiretle müjdelendim.
Hz. Aişe (Radıyallah anha) validemizin Rasulüllah(s.a.v) medih sadedinde söylemiş olduğu kıtanın meali şöyledir;
***Eğer Rasulüllahın (s.a.v) yüz güzelliğini Mısırda duymuş olaydılar Yusufu satın almak için hiç para harcamazlardı.Züleyhayı önce Hz.Yusufa olan sevgisinden dolayı ayıplayıp zemmeden sonra da Yusufun güzelliğini görünce hayretten ellerini kesen kadınlar Rasulüllah(s.a.v) mübarek yüzünü görseydiler ellerini değil de kalplarini paralarlar paramparca ederlerdi.
Hz.Aişe (r.anha) hicretin 58.yılı Ramazan ayının 17.Salı gecesinde vefat etmiş, vasiyeti üzere geceleyin Cennetül Bakie defnedilmiştir.Namazını , o sırada Medinede vali vekili olan Hz.Ebu Hüreyre(r.a.) kıldırmıştır.
Hz.Ali(r.a.) Hz.Aişeden bir şey rivayet edeceği zaman;**Sıddıkın kızı ve Peygamberin sevgili zevcesi sadık hanım bana dedi ki....(haddesetnil me’retüs sadıkatü bintis sıddık habibetün nebi) ** derdi.
Kabre konması ve defin işleri ile kız kardeşi Hz.Esma ile Hz. Zübeyrin oğlu Abdullah,Urve,Kasım ve Abdurrahman meşkul oldular(Radıyallahü anhüma)